Neden Artık İş Bulmak Bu Kadar Zor? Küresel İş Piyasasının Sessiz Çöküşü
- ENES ÇELEBİ
- 3 gün önce
- 4 dakikada okunur
Herkesin kişisel sandığı ama makro resmi görmediği için toplumsal ve sistematik olduğunu fark edemediği sessiz bir felaketin içindeyiz: İş piyasalarının çok yüksek bir hızla daralması ve hatta yok olan işlere sürekli olarak talebin artması.
Son yıllarda eğitim seviyesi fark etmeksizin tüm tarzda işlerde iş bulmanın belirgin biçimde zorlaştığına tanık oluyoruz. Bu durum, bireysel yetersizliklerden çok daha fazlasını işaret eden küresel ölçekte yapısal bir dönüşümün sonucu. Sorunun kaynağını doğru okumadan yapılan her değerlendirme, kişisel suçluluk duygusunu artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Ne yazık ki bu durum da bireylerin enerjilerini nereye ve kime yöneltmeleri gerektiği konusunda büyük bir israf yaratıyor.
Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki: Eğitim sistemi ile iş piyasası arasındaki kopuş giderek derinleşiyor. Üniversiteler hala teorik bilgi üretmeye odaklanırken, şirketler doğrudan problem çözebilen, hızlı adapte olan ve minimum eğitimle katkı sunabilecek profiller arıyor. Diploma artık bir ayrıcalık değil; yalnızca bir başlangıç koşulu. Bu nedenle eğitim seviyesi yükseldikçe iş bulmanın kolaylaşması beklenirken, çoğu zaman tam tersi yaşanıyor.

İkinci önemli etken, beyaz yaka enflasyonu. Yükseköğretime erişimin yaygınlaşması, geçmişte sınırlı olan ofis temelli pozisyonlara olan talebi dramatik biçimde artırdı. Ancak aynı hızda yeni şirketler, yeni yönetim katmanları veya nitelikli pozisyonlar ortaya çıkmadı. Sonuç olarak, aynı nitelik ve benzer sayıdaki roller için çok daha fazla aday rekabet eder hale geldi. Bu durum yalnızca iş arayanları değil, karar vermekte zorlanan şirketleri de çıkmaza sokuyor.
Bu noktada mevcut istihdamın kimlerle ve hangi eğitim seviyesi ile giderildiğini incelemek sağlıklı olacaktır. Lisans sonrası eğitimin, kısıtlı ve tanımları çok net belirlenmiş bazı işler haricinde, örn: havacılık ve uzay, savunma sanayi, klinik psikoloji vb., çoğunluklu beyaz yaka işlerde anlamlı bir istihdam ya da gelir artışı sağladığını söyleyemeyiz. Sürekli büyüyen ve yılın belli dönemleri istihdam seviyesini arttıran şirketler için ise şirket kültürü ve akademik kültürün iç içe geçtiği önde gelen üniversitelerin istihdam yaratmak konusunda bariz avantajları olduğu gözlemlenebilir. Akademik eğitim ve kültürünü ilgili sektörlere doğru anlatabilen ve mezuniyet öncesi stajlarla, lisans sonrası eğitimde de nitelikli ve amaca yönelik yüksek lisans ve doktora programları ile destekleyip kabul gören üniversiteler istihdam yaratan şirketler için ayrışmakta ve onların mezunları piyasalarca “daha kolay istihdam edilebilir veya istihdamı daha risksiz” adaylar olarak algılanıp şansları daha yüksek olmaktadır.
Bu konu yükseköğretim enflasyonunun sebepleri ve sonuçları yazımızda daha detaylı olarak incelenecektir.
Buna ek olarak, şirketlerin risk algısı köklü biçimde değişti. Küresel krizler, pandemi sonrası belirsizlikler ve ekonomik dalgalanmalar, işverenleri daha temkinli hale getirdi. Genç yetenekleri yetiştirmek yerine, hazır deneyime sahip adaylara yönelmek kısa vadede daha güvenli görülüyor. Ancak bu yaklaşım, sisteme yeni girenler için kapıların kapanmasına, uzun vadede ise yetenek havuzunun daralmasına neden oluyor. Burada şu soruyu sormadan geçmek mümkün değil:
Yükseköğretim ile reel sektörün bu kadar birbirinden koptuğu hiç kimsenin giriş seviyede istihdam yaratmadığı bir konjektürde deneyimli insanların nasıl yetişeceği ciddi bir kronik sorun ve ikilem değil midir?
Teknolojideki akıl almaz hızlı dönüşüm de bu tablonun önemli bir parçası. Otomasyon ve yapay zeka, özellikle orta düzey ofis işlerini sessizce ortadan kaldırıyor. Hatta üniversitelerin öğrenci eğitimde yapay zekayı kullanmasından daha hızlı bir şekilde şirketler kendi içlerinde yapay zekaya, en azından belli departmanlarda, entegre oldular. Raporlama, analiz, operasyon ve içerik üretimi gibi alanlarda eskiden birden fazla kişinin yaptığı işler, artık çok daha az insanla yürütülebiliyor. Yeni iş alanları doğsa da, bu alanların istihdam yaratma hızı mevcut iş kaybını telafi edemiyor.
Ayrıca iş piyasası küreselleşirken, ücretler yerel kalıyor. Artık bir pozisyon için dünyanın farklı ülkelerinden adaylar yarışabiliyor. Bu durum şirketler için maliyet avantajı yaratırken, çalışanlar açısından rekabeti olağanüstü sertleştiriyor. Yerel iş arayanlar, küresel bir havuzda kendilerini konumlandırmak zorunda kalıyor.
Son olarak, “doğru aday” tanımı da değişmiş durumda. Teknik bilgi tek başına yeterli değil; iletişim becerisi, sorumluluk alma, belirsizlikle baş edebilme ve kendi kendini yönetebilme gibi nitelikler ön plana çıkıyor. Ancak bu özellikler ne diplomada yazıyor ne de kolayca ölçülebiliyor. Bu belirsizlik, işe alım süreçlerini uzatıyor ve kararları geciktiriyor.
Özetle, iş bulmanın zorlaşması bireysel bir başarısızlığın değil, sistemsel bir dönüşümün sonucu. Eğitim, teknoloji ve iş dünyası arasındaki uyumsuzluk giderilmedikçe bu tablo değişmeyecek. Bu nedenle mesele “daha iyi olmak”tan çok, “doğru yerde değer üretmek” meselesi haline gelmiş durumda. Belki de kişiler eski ezberlerini bir kenara bırakarak, yaratıcılıkları, çevrelerine girişimci gözlüğü ile bakmaları ve cesaretle odaklandıkları alan üzerinde çalışmaları gerekiyor.
Sistemler artık verimlilik değil sorun yaratmaya başladığında görmezden gelmek insani ve toplumsal olarak doğru olanı yapmamak demektir. Artık akademi dünyasından patronlara, iş dünyasından öğrencilere ve onlardan da ev gençlerine kadar özetle herkese doğru düşünmek ve yapıcı bir tavır almak sorumluluğu düşüyor.
Mevcut İstihdam Piyasası Üzerine Hap Bilgiler
- Türkiye’de eğitimde, istihdamda veya herhangi bir yetiştirme programında yer almayan gençlerin (NEET) sayısı 4,7 milyona ulaştı. Uzmanlara göre bu durum, sadece bireysel değil aynı zamanda yapısal bir krizin göstergesi.
- Türkiye nitelik uyuşmazlığında (ilgi ve eğitim aldığın alanda değil bambaşka alanlarda istihdam) dünyada en önde gelen ülkelerden biri haline geldi. Bu durum uzun vadede insanların tükenmişlik sendromları gibi psikolojik, işlerin kalitesi ile ilgilide toplumsal sonuçlara sebebiyet vereceği öngörülüyor.
- Türkiye’de her 4 gençten 1’i üniversite mezunu her 3 gençten 1’i de işsiz. İş sahibi olan gençlerin işlerinin niteliği ile ilgili araştırmalar da durumun Türkiye’de nedenli kronik ve yapısal olduğunu gözler önüne koyuyor.
